İzleyiciler

10 Mart 2017 Cuma

Kaybolmuş Canlılar




Dünya bundan uzuuun zaman önce günümüzden çok farklı görünüyordu. Çevre, hayvanlar ve hatta atmosfer bile. Daha çok Mezozoik süresince yani Trias, Jura ve Kretase boyunca yaşayan dinozorları ve bazı sürüngenleri konuşağız. Evet Dünya oluştu, 3.8 milyar yıl önce canlı yaşam ortaya çıktı, kahraman siyanobakteriler atmosferi yeniden dizayn etti ve pompaladıkları oksijen yaşamın patlama yapmasına sebep oldu. Bu aynı zamanda çok fazla yayılan bu türlerin atmosferdeki karbondioksit miktarını düşürmesini, ilk masif yok oluşları ve buzul çağlarını da başlatan olaydır.

Kambriyen Patlaması, ardından Ordovisyen, Silüryen ve bitkilerin suya bağımlı sürünücü, küçük otsu bitkiler olmaktan çıkıp odunsu gövdeleri ve 30 metreyi bulan boylarıyla ortaya çıktığı Devoniyen... Ardından kömür yataklarının oluştuğu Karbonifer geldi. Yoğun bitki örtüsünün ürettiği oksijen, nem ve diğer bazı faktörler böceklerin gelişip çeşitlenmesi için iyi bir fırsattı. Ayrıca omurgalılar bu dönemde iyiden iyiye karada çeşitlendiler. Sonrasında gelen Permiyen'in sonunda masif bir kitlesel yok oluş daha yaşandı ve deniz yaşamının neredeyse %90'ı yok oldu. Kara canlılarının da yarısından çoğu tükense de bitki grupları ve sürüngenler genellikle bu olayı atlatmayı başardılar. Deniz yaşamının neredeyse tamamen son bulmasına karşın kara yaşamının bu durumdan o kadar fazla etkilenmemesi, bu yok oluşa bir meteorun neden olduğu tezini zayıflatmaktadır.

Gelelim Mezozoik zaman dilimine.. Günümüzden 251 milyon yıl önce başlayıp, 65 milyon yıl önce sona eren bu dönem, yeryüzünde yürüyen en muhteşem canlılara tanıklık etti. Trias, kıtaların ayrılmaya başladığı, ilk küçük memeli türlerinin ve dinozorların ortaya çıktığı dönemdi. Kurak iklim yaygındı. Ilıman ve sığ Tetis Denizi'nde ilk mercanlar oluşmaya başlamıştı ve deniz yaşamı oldukça hareketliydi. Günümüz denizlerinden farkı dev deniz sürüngenlerinin baskın oluşudur. Trias'ın sonlarında meydana gelen nispeten küçük bir yok oluş sebebiyle dinozorların iyice yayılıp güçlenme imkanı buldukları Jura başladı. Kıtalar birbirinden ayrılmaya devam ediyor ve ayrıldıkları levha sınırları boyunca volkanik faaliyetler görülüyordu. Sıcaklık, nem ve dolayısıyla yağış artmıştı. Yükselen deniz seviyesi pek çok karayı örtmüş, sığ denizler oluşmasına sebep olmuştu. Bitki yaşamı da nem ve yağışlar nedeniyle oldukça güçlendi. Jura sonunda dinozorların pek etkilenmediği ama deniz yaşamını çok olumsuz etkileyen bir yok oluş daha yaşanır. Daha sonra Kretase başlar. Dönemden kalan çok sayıda tebeşir yatağından dolayı Tebeşir Devri diye de anılan bu dönem dinozorların altın çağına tanıklık etmiştir. Bu dönemde dinozorlar karaların tartışmasız hakim türü oldular ve devasa boyutlara ulaştılar. Yine en parlak dönemlerinde dinozorlar, Kretase sonunda, yani 65 milyon yıl önce gerçekleşen büyük kitlesel yok oluşta yeryüzünden silindiler. Bu memelilerin şafağı oldu.

Şimdi bu dönemlerde yaşamış başlıca önemli ve ilginç canlı türlerine bakalım.



Trilobit (Kambriyen - Permiyen 500+ - 250 myö)  = 3 lobdan meydana gelen bu canlının adı tri-lobitadan gelir. Sert kabukları nedeniyle fosilleri çok sayıda ve kolay bulunduğundan tarih öncesi devirlerin ikonik canlılarındandır. Permiyen'de meydana gelen masif yok oluşta yani 250 milyon yıl önce nesli tükenen trilobitler dünya üzerinde 270 milyon yıl kalmayı başardılar. Bu açıdan en başarılı erken dönem canlılarındandırlar.

(Altta trilobit fosili. İsterseniz bolca bulunan bu fosillerden uygun fiyatlara satın alabilirsiniz.




Eurypterid (Ordovisyen - Permiyen 470-250 myö) = Yaşamış en büyük eklembacaklılardan biri olan ve basitçe dev deniz akrebi diyebileceğimiz bu tür, çağının dikkate değer avcılarındandı. İsminin kökeni bir çeşit antik Yunan gemisine dayanır. Jaekelopterus gibi bireyler 2.5 metreye kadar büyüyebiliyordu. Bu arada deniz akrebi olarak adlandırılsalar da bunlar gerçek anlamda akrep değillerdir.

(Altta bazı türleri ve 180 cm uzunluğundaki bir insan ile boyut karşılaştırması.)





Dunkleosteus (Geç Devoniyen 380-360 myö) = Tam anlamıyla farklı.. Devoniyen'de yaşamış olan Dunkleosteus, zırhlı balıkların en dikkat çekicilerinden biridir. Öncelikle büyük cüssesi, ilginç görüntüsü ve korkunç ısırma kuvvetiyle dikkat çeker. Ortalama 6 metre boya ulaşan Dunkleosteus'un, ısırma testlerinde bir aracı rahatlıkla ısırarak ortadan ikiye bölebileceği tespit edilmiştir. Ağzında ilk bakışta jilet benzeri büyük dişler varmış gibi görünse de, bunlar diş değil kemik plakalarıdır. Sürekli birbirlerine sürtündüklerinden olsa gerek oldukça keskinler. Ayrıca balığın baş ve ön gövde kısmının zırh benzeri kalın kemik plakaları ile korunması onu diğer deniz canlıları için kayda değer bir rakip haline getirmişti. Vikipedi sayfasında balığın bir köpekbalığı olduğu ve megalodonların neslinin tükenmesine sebep olduğu bilgisi ise kesinlikle yanlıştır.

(Altta Dunkleosteus'un bir dalgıçla birlikte resmi ve balığın zırhlı kafasının fosili.)







Tiktaalik Roseae (Devoniyen 374 myö) =  Eğer Yunan ordularının Truva'ya, müttefik ordularının Normandiya sahillerine yaptıkları çıkarmaları önemli sanıyorsanız bir de Tiktaalik'in yaptıklarına göz atın. Bu müthiş kaşif, hayvanların sudan karaya geçişini temsil eder. Ondan önceki balıklarda başın vücuda sabitlenmesini sağlayan kemik grupları bulunurken, Tiktaalik'in başı vücudundan ayrı hareket edebiliyordu. İlk boyun ve bilek yapılarını onda görüyoruz. Boyun özelliği amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve hatta biz memeliler ile ortaktır. Karada yaşamaya, dolayısıyla yerçekimine uygun kemik yapılanması ile Tiktaalik'e içimizdeki balık desek yanlış olmaz. Ondan sonra Eryops gibi sinapsidler Karbonifer boyunca karalarda yayıldılar. 

(Altta Tiktaalik Roseae)







Meganeura ( Karbonifer 300 myö) = Günümüzde helikopter böceği  ya da yusufçuk diye adlandırdığımız böceğe oldukça benzeyen Meganeura'nın boyutları 70 cm'yi aşabiliyordu. Karbonifer'in böcekler için aşırı elverişli ortamı ona bu kadar büyüyebilme imkanı vermiştir. Ayrıca uçabilen bu böceği avlayabilen çok sayıda avcı da bulunmuyordu. 

(Altta Meganeura ) 









Arthropleura (Karbonifer - Permiyen 300-295 myö) = Yeryüzünde yaşamış, bilinen en büyük omurgasızdır. Bu böceği, devasa, 2.5 metre boyunda bir çıyana benzetebiliriz. Hayal etmesi bile rahatsız edici. Bu canlı da Karboniferin bol oksijenli ve az predatorlu ortamından faydalanıp bu boyutlara ulaşmış. Eğer nesilleri tükenmemiş olsaydı, onların sadece otla beslendiklerini bilmek oldukça rahatlatıcı olurdu. 

(Soyu tükenmese, bir orman yürüyüşünde bu tarz karşılaşmalar yaşanabilirdi...) 








Pulmonoscorpius (Karbonifer 358-298 myö) = Şaşalı bilimsel adını bir kenara bırakıp ona akrep dememizde hiçbir yanlışlık yok. Sadece akranları gibi fazla gelişmiş. 70 cm ile 1 metre kadar büyüyebilen bu akrepler günümüz akreplerine oranla çok büyük gözlere sahipler. Bu da onların avcı özelliklerini pekiştirmekte. Akreplerin en önemli özellikleri olan zehirlerine gelecek olursak, Pulmonoscorpius'un zehrinin ne ölçüde kuvvetli olduğu bilinmemektedir. Karnivor olduğu neredeyse kesin olarak bilinmekle birlikte, diyeti hakkında da yeterli veri yok. Muhtemelen yeni gelişmeye başlayan küçük sürüngenler ve diğer böcekgillerle beslenmiş olabilir.


(Altta 180 cm uzunluğundaki bir insanla kıyaslaması görülmekte. ) 







Dimetrodon ( Erken Permiyen 295-270 myö) = Çoğunlukla dinozorlar ile karıştırılan ve onlarla birlikte resmedilen Dimetrodon'un aslında memelilere daha yakın olduğunu bilmek insanı şaşırtıyor. Zaten ilk dinozorlar ortaya çıkmaya başlamadan 40 milyon yıl kadar önce bu nadide hayvan yeryüzünden silindi. Dimetrodon'un fiziksel özelliklerine bakacak olursak; ilk bakışta büyük yelkeni, dişlerle dolu çenesi ve büyük kafası ile dikkat çekmekte. Bu özellikleri ile döneminin apex predatoru olduğu rahatlıkla söylenebilir. Diş yapısından ve genellikle sulak bölgelerde yaşamasından ötürü çokça balıklarla beslendiği düşünülüyor. Yine de zaman zaman bazı büyük böcekleri, sinapsid ve amfibileri de mideye indirmiş olabilir. Hayvanın yelkeni ise amacı tartışmalı bir bölüm. Yaygın kanı bu yelkenin geniş bir damar ağı ile örülü olduğu ve hayvanın vücut ısısını dengelediği yönünde. Eğer damarlarla dolu bu bölümü güneşe tutarsanız sizi ısıtacaktır, tam tersi durumda ise bedenin soğumasına yardım edebilir. Aynı zamanda günümüz kuşlarını, örneğin tavus kuşlarını ele alacak olursak erkek Dimetrodonlar yelkenlerini kur yapmak veya rakiplerinden daha büyük görünmek için de kullanmış olabilir. 

(Altta bir Dimetrodon fosili ve restore edilmiş bir Dimetrodon'un 180cm boyundaki bir insanla karşılaştırması görülmekte)







Moschops ( Orta Permiyen 265-260 myö) = Memeli benzeri canlılardan biri daha. Aslında oldukça biçimsiz görünen bu hayvanlar dönemlerinin en büyük kara canlılarıydılar. Boyları genellikle 2.5 ila 3 metre arasında olurdu. Otla beslenirlerdi. Küt bir kuyruk, büyük bir kafa ve küt otçul dişlere sahiplerdi. 

(Altta bir grup Moschop görülmekte)







Purlovia (Geç Permiyen 298-250 myö) = Türdaşlarına göre büyük bir kafası olan Purlovia'nın en ilginç özelliği köpek dişleridir. Henüz çok yeni bulunan bir tür olduğundan (2011) hakkında çok fazla şey bilmiyoruz. 

(Altta Purlovia Maxima)








Diplocaulus (Permiyen 260-250 myö) = Hem suda hem de karada yaşayan amfibi bir canlı olan Diplocaulus en çok bumeranga benzeyen kafası ile dikkat çekiyor. Semenderler gibi iki ortamda da yaşamaya elverişli kaygan bir derisi bulunduğu düşünülen hayvanın neden böyle bir kafaya sahip olduğu ise soru işareti. Defansif mi? Karşı cinsi etkilemek için mi? Yoksa suda daha hızlı hareket etmesine veya toprağı eşelemesine mi yarıyor bunu bilemiyoruz. Hayvanın genel vücut şeklinden günümüz balinaları ve yunusları gibi yukarı aşağı hareketlerle yüzdüğü tahmin ediliyor. Diplocauluslar genellikle 1 metreye kadar büyüyebiliyorlardı. 

(Altta nispeten iyi korunmuş bir Diplocaulus fosili ile birlikte, hayvanın restore edilmiş bir kopyası görülüyor.)








Helicoprion (Permiyen - Erken Trias 290-250 myö) = Genellikle 3-4 metre boyutlarına ulaşabilen bu köpekbalığı alt çenesinde spiral şeklinde dişlere sahiptir. Nadiren 6-7 metre boya ulaşabilmiş bireylere rastlanır. Adı da zaten Yunanca "spiral testere"dir.  Oldukça farklı bir görüntüsü olan bu canlının gerçekten yaşadığını hayal etmek fosilleri olmasa neredeyse imkansız. 

(Altta Helicoprion)






Fırfırlı Köpekbalığı = Nesli tükenmiş sanılmasına rağmen günümüze değin varlığını sürdürebilmiş gerçek, yaşayan bir fosil. Muhtemelen bu isimle anıldığını öğrendikten sonra insan içine çıkamaması, neslinin tükendiğini sanmamıza sebep olmuş olabilir. 120 ila 1300 metre derinlik aralığında yaşayan bu hayvanlar genelde balıklar ve kendilerinden küçük köpekbalıkları ile beslenirler. Boyları 2 metreye nadiren ulaşır. Acaba nesli tükendi sandığımız deniz canlılarından kaçı onun gibi derinliklerde varlığını sürdürmektedir? Fırfırlı Köpekbalığının Canlı Kamera Kaydı

(Altta fırfırlı köpekbalığı, muhtemelen sadece annesinin sevebileceği bir görünüme sahip) 






Eoraptor (Trias 228 myö) = Bilinen en eski dinozorlardan olan Eoraptor'un ağırlığı 4-10 kg arasında değişmekteydi. Adının anlamı şafak hırsızı anlamına gelir. Bunun nedeni dinozorun, diğer dinozorların yumurtalarını çalarak beslendiğinin düşünülmesidir. 

(Altta Eoraptor Lunensis)











Procompsognathus (Trias 250-200 myö) = Başlangıçta dinozorlar oldukça küçük canlılardı. Örneğin procompsognathus ortalama bir kedi kadardı. 






Plateosaurus (Geç Trias 230 myö) = İlk dinozorlar çok iri ve çeşitli olmasalar da, Trias sonlarına doğru farklılaşmaya başladılar. Bazıları ataları gibi etçil kalırken bazıları otçul hale geldi. Büyük sauropodlar ortaya çıktılar. Henüz dev boyutlara ulaşmamışlardı, boyunları ardılları kadar uzun değildi. Boyları 5 ila 10 metre arasında ve ağırlıkları 4 ton civarındaydı. Bu sebeple yer yer yüksek yapraklara ulaşabilmek için iki ayakları üzerinde yükseldikleri düşünülmektedir.

(Beslenmekte olan bir Plateosaurus) 






Dilophosaurus (Erken Jura 193 myö) = Zamanının büyük etçilleri arasında yer alan Dilophosaurus 2-3 metre yüksekliğe ve 6-7 metre uzunluğa ulaşabiliyordu. Kafasının üzerinde bulunan kemik çıkıntıları karakteristik özellikleridir. Zaman zaman bunların zehir kesesi olduğuna dair görüşler ortaya atılmış olsa da, daha çok süsleme ve karşı cinse kur yapma amacıyla kullanıldıkları düşünülmekte. Jurassic Park serisinde Dilophosaurus'un bir insanın yüzüne zehir fışkırtarak onu kör edebildiği işlense de buna dair bir kanıt bulunamamıştır. Dinozorun Türkçe viki sayfasında da bu özellik yanlış olarak aktarılmıştır. Dilophosaurus'un zehir özelliği gibi kafasının etrafında bir yele olduğuna dair de kanıt yoktur. Dişleri uzun fakat dayanıksızdır. Çeneleri de zayıf olduğundan dolayı yaygın görüş otçulların tek başına bir Dilophosaurus'tan kurtulabilecekleri yönündedir. Bu nedenle grup halinde avlanmış olabilirler. 

(Altta önce Dilophosaurusun Jurassic Park filminde işlendiği zehirli ve yeleli hali, sonrasında modern rekonstrüksiyonların ışığında gerçek hali görülmekte. 










Stegosaurus (Jura  160-145 myö) = En garip görünümlü dinozorlardan biri olmasına rağmen oldukça nazik bir dev olduğu düşünülüyor. Otobur olan bu canlı, Kuzey Amerika'nın sık ormanlık alanlarında yaşardı. Üzerinde dikenler olan ve bir sopaya benzeyen kuyruğu başlıca savunma aracı olmalı. Sırtındaki plakalar ise üzerinde fikir birliği olmayan konulardan biri. Kuyruğunda bulunan dikenlerin aksine, bu plakaların savunma amaçlı olduğunu söylemek güç. Zira yapıları incelendiğinde oldukça gözenekli, kan damarlarıyla dolu oldukları görüldü. Yani bırakın savunmayı, tam tersine yırtıcılar için hafif çıtır, bol kanlı gofretler gibiydiler. Dolayısıyla bu kanlı plakalar ısı ayarlaması için kullanılmış ya da dişilere kur yapma amaçlı kullanılmış olabilir. Genel olarak çok zeki olmadığı düşünülen Stegosaurus'un kafası vücuduna göre oldukça küçüktü ve beyni bir cevizden çok az daha büyüktü. Bedeni 2.5-3 ton ağırlığa erişebiliyordu. 

(Altta Stegosaurus, büyük dikenler taşıyan kuyruğu ve sırtında bulunan çift sıra plakalar.) 








Archaeopteryx ( Jura 150-147 myö) = Çoğu zaman yanlış olarak ilk kuşlardan kabul edilse de ondan daha yaşlı kuş benzeri dinozorlar bulunmuştur. Yine de Jura dönemi açısından en bilinir ve ünlü canlılardandırlar. Bedenleri küçük, genellikle 1 kg ağırlıkta ve 30-50 cm boyunda olurdu. Belirgin tüyleri onu dinozorlar arasında ayrı bir yere koyar. Uçabilme yeteneği kuşkulu olmakla birlikte belli bir miktar süzülebildiği düşünülmektedir. Archaeopterix'in kuşlar ile tek benzerliği tüyleri değildi, aynı zamanda gagası vardı. Fakat bu ilkel gaga dişleri henüz muhafaza etmekteydi ve dolayısıyla günümüzde gördüğümüz dişsiz kuş gagasından farklıydı. Sonuçta bu canlıyı hem teropod dinozorlara hem de kuşlara oldukça fazla benzetebiliriz. 

(Altta belirgin tüyleri ile Archaeopteryx fosili ve altında rekonstrüksüyonu.) 











Brachiosaurus ( Jura 205-142 myö) = Yavaş yavaş Jura dönemi devlerine geliyoruz. İlki Brachiosaurus. Zürafalar gibi daha uzun olan ön ayakları ile dik duran yapısı, uzun boynu ve kafasının üzerindeki ibik benzeri bölüm ile ilk akla gelen sauropodlardan biri. Burun deliklerinin bu yapının üzerinde, gözlerinden bile daha yukarıda yer almasından dolayı suda yaşadığı düşünülse de bu pek mantıklı değil. Öncelikle bacakları nispeten ince, su için kullanışsızlar. Ayrıca o kadar yüksekte olan burun deliklerinin kullanışlı olması ancak hayvanın 15 metre boyuyla sığacak bir derinlik bulmasıyla mümkün olabilir. Bu durumda da dev ciğerleri su basıncına da maruz kalacağından doğru düzgün nefes alıp vermekte iyice zorlanacaktır. 12-15 metre yüksekliği, baştan kuyruğa 25 metre uzunluğu ve 35 ila 80 tonu bulabilen ağırlığı, onu devlerden biri haline getiriyor. 

(Altta bir Brachiosaurus ve 180 cm boyunda insanla karşılaştırılması.)








Brontosaurus (Geç Jura 151-149 myö) = En bilinen dinozor türlerinden biri. Sauropod denildiğinde ilk akla gelen tür olması çok muhtemel. Uzun bir boyun, kuyruk, fıçı gibi bir gövde ve kısa ayaklar Brontosaurus'u en iyi tanımlayan fiziksel öğeler. Bu halinden ötürü karada yaşamak için pek elverişli olmadığı düşünülmüş olsa da aynı Brachiosaurus gibi yapılan test ve canlandırmalarda su için daha da elverişsiz olduğu anlaşıldı. Brontosaurus yavaş hareket eden, yırtıcılar tarafından yenmemek için ağırlığını ve büyüklüğünü kullanan sauropodlardan bir tanesi idi. 


(Altta Brontosaurus)









Diplodocus ( Jura 150-147 myö) = Diplodocus, benzeri sauropodlardan çok daha uzun, kırbaç benzeri bir kuyruğa sahipti. Ayrıca yapılan bilgisayar testlerinde boyunlarının zürafa ya da diğer sauropodlar gibi dik değil yatay vaziyette durduğu anlaşıldı. 

(Altta kırbaç benzeri kuyruğu ile Diplodocus)









Allosaurus  (Jura 157-149 myö) = Biraz da teropodlardan gidelim. Allosaurus Jura'da yaşayan büyük karnivor dinozorların başında gelmekteydi. Kendisinden küçük hayvanlarla beslendiği gibi, grup halinde büyük sauropodları avladıklarına dair veriler de bulunmuştur. Örneğin sauropod kemiklerinde bulunan Allosaurus diş izleri gibi. 7-9 metre uzunluğu ve ortalama 3 ton ağırlığı ile Allosaurus, Kretase etçillerine nazaran orta boy görünebilir. Lakin Jura'nın en büyük etçillerindendi. Kalın kuyruklarıyla denge sağlarlardı ve kısa kaslı boyunlarını avlarını parçalarken güç almak için kullanırlardı. Çenelerinin ısırmak için pek de kuvvetli olmadığı anlaşıldığından, Allosaurusların üst çenelerini balta gibi yukarıdan aşağı savurarak avlarına öldürücü darbeyi vurdukları düşünülmekte.

(Altta Allosaurus)  








Leedsichthys (Jura 157-149 myö) = Orta Jura'dan Kretase sonlarına kadar okyanusların en büyük üyelerinden biri olan bu balıkların boyutlarıyla ilgili tartışmalar yıllarca sürmüştür. Bazı araştırmacılar boyutlarını 6-7 metre ile sınırlarken, bazıları 30 metreye kadar çıkmış, lakin bulunan fosiller ve modern yöntemler ile boyutların ortalama 16 ile 20 metre civarı olduğu anlaşılmıştır. Boyutlarının ve hayvan hakkındaki diğer özelliklerin belirlenmesinde bu kadar zorlanılması normaldir. Çünkü balıkların iskelet yapısı genellikle kıkırdaktan oluştuğundan dolayı tam bir iskelet bulmak neredeyse imkansızdır. Cüsselerine karşın bu dev balıklar genellikle okyanus suyunu süzerek, küçük plankton benzeri canlılar ile beslenmekteydi. 

(Altta 180 cm boyunda bir insanla karşılaştırması görülmekte.)










Liopreurodon (Orta Jura 160-155 myö) = Orta Jura boyunca okyanuslardaki apex predator olan bu deniz sürüngeni, kısa boyunlu Plesiosaurlar ile akrabadır. Boyutları nadiren 6.5 metreyi aşıp 7 metreye kadar ulaşabilir. Kafası vücuduna oranla büyük sayılır. Adının anlamı pürüzsüz dişlerdir ve koni şeklinde, balıkları kavramak için mükemmel olan dişleriyle adının hakkını verir. 

(Altta 180 cm boyunda bir insan ile karşılaştırması.)







Ichtyosaurus (Jura- Kretase 250-90 myö) = İlk bakışta onun bir yunus olduğunu kolaylıkla iddia edebiliriz. Neyse ki yunuslar ve diğer su memelileri gibi yanlara doğru yassı bir kuyruğa sahip değil. Onu biraz uzak mesafeden yunustan ayırabilmemizi sağlayan en belirgin özelliği budur. İkinci olarak da ön iki yüzgecine ek, arkada iki küçük yüzgeci daha vardır. Bu arka yüzgeçler de yunuslarda bulunmazlar. Ichtyosaurus ortalama 2 metre boyuta ulaşan ve ılıman denizlerde çokça bulunan su sürüngenlerindendi. Hızlı yüzebildikleri ve küçük balıkları avladıkları düşünülmekte. Birçok eksiksiz fosili bulunduğundan, en iyi bilinen su sürüngenlerinden birisidir.

(Altta ılıman, sığ bir denizde dolaşan Ichtyosaurus)









Dimorphodon (Jura) = Küçük pterosaurlardan olan Dimorphodon 1-1.5 metre uzunluğa ve 3 kg ağırlığa erişebilirdi. Aslında uçuş ekipmanları bakımından ilkel sayılır. Büyük bir kafası ve esnek kısa bir boynu vardır. Piscivore yani balık temelli bir dieti olduğu düşünülmektedir. Kuş benzeri dinozorlar ile karıştırılmaması gereken bir uçan sürüngendir. 

(Dimorphodon)









Fener Balığı (Erken Kretase 250 myö) = Çoğu türü günümüzde derin denizlerde halen yaşamakta olan bu balık da yaşayan fosiller ailesindendir. Çeşitlenmelerinin Kretase döneminde olduğu biliniyor. Kafalarından sarkan etli yumru birçok türünde kendi ışığını üretiyor ve derin denizlerin karanlık ortamında avları balığa doğru çekiyor. Bu organ kur yapma amacıyla da işine yarıyor. Neredeyse bir kafadan oluşmuş ilginç bir balık.

(Fener balığı)








Velociraptor ( Kretase ) = Jurassic Park sayesinde en bilinen dinozorlardan biri olan Velociraptor, yine aynı filmin imajına yaptığı etkiden muzdariptir. Aslında yerden yüksekliği 1 metreyi pek geçmeyen, ortalama bir köpek kadar ağır olan velociraptorlar filmde oldukça büyük, tüysüz yırtıcılar olarak gösterilmektedir. Bu canlının en belirgin özelliği ayaklarında bulunan hançer benzeri pençesidir. Grup halinde avlandıkları ya da diğer dinozorların yumurtaları ile beslendikleri düşünülmektedir.

(Altta Jurassic Park'ta resmedilen Velociraptorlar ve altında hayvanın gerçek verilere sadık kalınarak yapılmış bir rekonstrüksiyonu)











Iguanadon (Erken Kretase 125 myö) = En ikonik otçullardan olan bu dinozorun nasıl ayakta durduğu uzun yıllar tartışıldı. İlk düşünceler hayvanın iki ayağı üzerinde dik yürüyebildiği yönünde olsa da, sonraki araştırmalar ön ayaklarından destek alması gerektiğini gösterdi. Gagasız ve neredeyse dişsiz olan bu canlı keşfedilen ikinci dinozordur. Keşfi 1800'lü yıllara dayanır ve önceleri ilk bulunan dinozor olan Megalosaurus ile karıştırılmıştır. 

(Altta Iguanadon)









Pachycephalosaurus (Kretase) = En ilginç kafa yapılarından birine sahip otçul dinozorlardandır. Kafasının tepesinde çok uç noktada kalın bir kemik katmanı bulunur. Bunun savunma ya da dişiler için diğer erkeklerle mücadele etme aracı olduğu düşünülmüştür. Örneğin dağ keçileri ya da yak öküzlerinin gerilip kafalarını tokuşturmaları gibi. Lakin kafatası kemiklerinde yapılan incelemeler bu ağırlıkta dinozorların kafalarını tokuşturduktan sonra kolay kolay ayağa kalkamayacaklarını göstermekte. Kemik yapısı o denli güçlü değil. Belki rakip dinozorların yumuşak dokularına vurmak için kullanılmış olabilirler. Lakin iki Pachycephalosaurus gerilip birbirlerine koşarak kafalarını tokuştursalardı, muhtemelen ikisi de bir daha ayağa kalkamazdı. 

(Altta Pachy ve benzersiz kafatası)












Parasaurolophus ( Kretase 76-70 myö) =  Benzersiz kafataslarından laf açılmışken orta boy otçullardan olan Parasaurolophus'tan bahsetmemek olmaz. Kafasının üzerinde bulunan boru halen tartışma konusudur. İlkin bunun su altında dışarı uzatıp nefes alabildiği şnorkel benzeri bir organ olduğu sanılmaktaydı. Fakat sonradan bu yapının nefes almaya yarayan deliklere sahip olmadığı anlaşıldı. Yine de içinde bazı hava kanalları olduğu biliniyor. Dolayısıyla bu bölüm borazan benzeri, dişileri etkilemek için yüksek sesler çıkarmak amacıyla kullanılmış olabilir. 


(Parasaurolophus) 








Ankylosaurus ( Kretase 70-62 myö) = Bu zırhlı otobur dinozor, etçiller için her açıdan alt edilmesi zor bir avdı. Sırtı, başından kuyruğuna değin zırh benzeri sağlam kemik plakaları ile kaplıydı. Sırtüstü çevrilmedikten sonra yukarıdan yaralanması oldukça zordu. Daha da önemlisi sahip olduğu savunma silahıdır. Kuyruğunun ucunda kemikten oluşmuş koca bir yumru bulunmaktaydı. Kuyruğunu savurarak bir T-Rex'in bacağını kırabilmesi mümkündü.

(Ankylosaurus)












Carnotaurus (Kretase 75-65 myö) = Kretase döneminde yaşayan orta boy etçillerden olan bu teropod, ortalama 8-9 metre uzunluğa ve 1-1.5 ton ağırlığa erişebilmekteydi. Kolları diğerlerinde olduğu gibi oldukça kısalmış hatta körelmeye başlamıştı. En karakteristik özelliği başının iki yanında bulunan boynuz benzeri kemiklerdi. Bu nedenle carno - taurus (taurus mitolojik büyük boğa) et yiyen boğa şeklinde adlandırılmıştır. Kafası diğer orta boy ve etçil dinozorlara nazaran kısaydı ve çenesi pek güçlü değildi. Tam bulunan fosilleri sayesinde iyi bilinen dinozorlardandır. 

(Carnotaurus)











Gallimimus ( Kretase 71-68 myö) = Kretase'nin sonlarında yaşamış olan otçul bir dinozor türüdür. Gallimimuslar her ne kadar tavuk benzeri diye adlandırılsalar da oldukça seri ve süratli canlılardı. Deve kuşlarına benzer şekilde hareket ettikleri düşünülmektedir. Bu hareket esnasında sert kuyrukları ile denge sağlıyorlardı. Günümüz otçulları gibi sürüler halinde dolaştılar. Jurassic Park filminde izlediğimiz efsane sahneleriyle bilinirler. 

(Gallimimus)









Argentinosaurus (Geç Kretase 97-94 myö) = Bulunduğu yerin adına atıfla Arjantinli Kertenkele şeklinde adlandırılan bu hayvan, bilinen en büyük dinozorlar arasında yer almaktadır. Bu dev sauropodlar 30-35 metre uzunluğa ve 100-150 ton ağırlığa kolaylıkla ulaşabilmekteydiler. Onlar için sürüler halinde dolaşan yeme makineleri diyebiliriz. O kadar büyüklerdi ki yavrularına bakmaları imkansızdı. Bırakın onlarla ilgilenmeyi üzerlerine basmamaları bile mucize olurdu. Zira bu devasa canlının yavruları yumurtadan çıktıklarında en fazla birkaç kg ağırlıktaydılar. Onlar da tüm diğer sauropodlar gibi bu açığı düzinelerce yumurta bırakarak çözdüler. O kadar fazla yavru üretiyorlardı ki bakımsızlık ve avcılar hepsini tüketemiyor ve aralarından bazıları yetişkinliğe erişebiliyordu.

(Altta Argentinosaurus)








Giganotosaurus ( Kretase 100-94 myö) = Bu bir kuraldır, büyük otçulları büyük etçiller izler. Yukarıda bahsettiğimiz Argentinosaurus aynı bölgede çağdaşı olan bir diğer devle birlikte yaşamıştı. Bahsettiğimiz dinozor Giganotosaurus'tur ve ünlü T-Rex'den çok daha büyüktür. 14-15 metre uzunluğa ve 7-14 ton ağırlığa ulaşabilen bu teropodun boyutları ile yalnızca Kuzey Afrika'da yaşamış olan Spinosaurus yarışabilir. Dev kafasına rağmen Giganotosaurus'un ısırığı Rex kadar kuvvetli değildi, ayrıca kafasına ve vücuduna oranla aşırı küçük olan beyni hayvanın zekası konusunda soru işaretlerine sebep olmuştur.

(Altta 2 metre boyunda bir insan ile Giganotosaurus'un karşılaştırması)







Triceratops (Kretase 65 myö) = T-Rex ile çağdaş olan bu dinozor, tıpkı birlikte yaşadığı dev yırtıcı gibi bir film yıldızıdır. Oyuncaklarda, filmlerde kısaca dinozorlar ile ilgili her yerde bu gergedan benzeri dinozoru görebilirsiniz. Ayrıca yaşamış en son dinozor türlerinden biridir ve büyük yok oluşa değin varlıklarını sürdürmüşlerdir. Fiziksel özelliklerine bakacak olursak geniş bir zırhlı yele ile çevrili başı, biri burnunun hemen üzerinde, diğerleri de alnında olmak üzre üç boynuzu ve gagası dikkat çeker. Bu gaga benzeri ağzın arka kısmında öğütme işlevi gören güçlü dişler vardır. Bir filden biraz daha iri olan Triceratops'u kısaca bir tank olarak tanımlayabiliriz. Size doğru hızını alarak koşmaya başladığında o geniş zırhlı yelesi ve boynuzları ile kaçınmanız gereken bir dinozordu. Muhtemelen çağdaşı olan T-Rex bile onları avlarken büyük zorluklar yaşamaktaydı. Birçok T-Rex fosilinin üzerinde Triceratopsların sebep olduğu boynuz yaralanmaları gözlenmiştir.

(Triceratops)








Spinosaur (Kretase 112-97 myö) = Kuzey Afrika Kretase boyunca günümüzden çok daha farklı görünüyordu. Bataklık ve sulak alanlar oldukça yaygındı. Bu alanlarda bilinen en büyük etçil dinozor olan Spinosaur yaşadı. Özellikleri itibariyle timsahlar gibi hem karada hem suda yaşadıkları düşünülmektedir. Zaten dinozorun burnunda bulunan sensörler, dişleri ve kafa yapısı balıkçıl kuşların yaptığı gibi kafasını suya daldırarak balık avlamak için çok elverişlidir. Sırtında bulunan ortalama 1.5 metrelik çıkıntıların kaslı bir yumru mu yoksa bir yelken mi olduğu tartışmalı olmakla birlikte yelken olduğu görüşü ağır basmaktadır. Spinosaurlar büyük yok oluştan önce, K.Afrika'da sulak alanların kurumasına neden olan bir iklim değişikliği sebebiyle yok oldular. Ayrıca bu dinozorun T-Rex ile kıyaslanması açısından başka bir yazı buradan ulaşabilirsiniz.

(Altta Spinosaur)







Baryonyx (Erken Kretase 130-125 myö) = 6.5-7 metre uzunlukta ve 1.5 ton ağırlığında olabilen bu dinozorlar, Spinosauruslar gibi sulak bölgelerde yaşardı. 30 cm boyunda tırnakları ile ön kolları oldukça dikkate değerdi. Muhtemelen ırmak veya göl kenarlarında balık avlayarak yaşıyordu. Dişleri ve çenesi bunu işaret ediyor. Yakınlıkları belirsiz olmakla birlikte bazı araştırmacılar Baryonyx'i, Spinosaur ile yakın saymaktadır.

(Altta bir Baryonyx)










Psittacosaurus ( Kretase 123-100 myö) = Iguanadon ve Bariyonyx'in çağdaşı olan bu dinozor Asya'da yaşadı. Kalıntıları Moğolistan, Sibirya, Çin ve Tayland gibi bölgelerde bulunur. İsmini papağınınkine (psittacus) benzeyen gagasından almıştır. Boyutları oldukça mütevazıdır, uzunluğu 2 metreyi, ağırlığı 20 kg'ı geçmez. Otçul olmalarına rağmen iyi bir koku alma ve görme yetisine sahip oldukları düşünülüyor.

(Altta Psittacosaurus)







Maiasaura (Kretase 76 myö) = Ördek gagalı Maiasaura, hem fosilleri hem de yumurtaları bolca bulunduğundan, yaşayışı hakkında çok şey bilinen dinozorlardandır. Ortalama uzunlukları 9 metreyi bulur ve otçuldurlar. ABD/Montana'da bulunan yuvalardan birinde fosilleşmiş bir düzine bebek Maiasaura ve biraz daha ileride annelerinin iskeleti bulunmuştu. Bu durum dinozorun yavrularıyla ilgilendiğini ve onlara baktığını gösterdiğinden ona Maiasaura yani "iyi sürüngen anne" adı verildi. 


(Altta bir Maiasaura grubu)










Tyrannosaurus Rex (Kretase) = "Zorba Kertenkelelerin Kralı", bulunduğu dönemde bilinen en büyük etçil olan Rex'e bu adın verilmesi garip kaçmıyor. Devasa kafatası ve ağzı, 15-20 cm uzunluğunda dişleri ve 6 tonu aşan ısırma kuvvetiyle Rex yırtıcıların zirve noktalarından biri. Çok az canlı onun kadar güçlü ısırabiliyor. Koni şeklinde dişleri avından büyük et ve kemik yığınları söküp yemek için birebir. Boynu devasa kas gruplarıyla destekleniyor, arka bacakları büyük ve güçlü. Ön kolları ise neredeyse körelmek üzere ve bu zaman zaman hayvanın zayıflığı olarak yorumlanıyor. Ben aksini düşünenlerdenim. Böyle bir kafa ve arka bacaklara sahip olan Rex'in rakibini alt etmek için güçlü ön kollara pek de ihtiyacı olmadığını düşünüyorum. Yine bir diğer görüş, hayvanın çok güçlü koku alma yetisi olmasından dolayı leşçil olabileceği yönünde. Lakin aynı zamanda çok keskin bir görme kabiliyetine de sahip olması avlandığı tezini güçlendiriyor. Ki özellikle Triceratops gibi dönemin bıçkın otçullarından aldıkları yaralar onların sadece ölü hayvanları yemediklerini kanıtlar nitelikte. Elbette tüm yırtıcılar gibi ölü bir hayvan bulursa bu fırsatı kaçırmayıp beslenmiş olması yüksek ihtimal. Lakin bu, Rex'in döneminin apex predatorlarından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ayrıca bu devin yavrularına iyi baktığı biliniyor. Sauropodların aksine Rex gibi dinozorlar az sayıda yavru yapar ve yavrularını koruyup gözetirlerdi.

(Altta Rex'in rekontsrüksüyonu ve devasa fosil kafatası görülmekte)









Sarcosuchus ( Erken Kretase 112 myö) = Günümüzde 8 metreye kadar büyüyebilen tuzlu su timsahlarının iki katından daha uzun olan bu sürüngen, 8 tondan daha ağır olabiliyordu. Genellikle modern timsahlar gibi zamanının çoğunu bataklık arazilerde ve su altında geçirirdi. Dieti karada yaşayan büyük hayvanlardan, dolayısıyla çokça dinozorlardan oluşmaktaydı. Sarco, ebatları ve çene özellikleri bakımından günümüz timsahlarının avlarını parçalayabilmek adına gerçekleştirdiği "ölüm manevrası" hareketini uygulayamıyor olabilir.

(Altta Sarcosuchus Imperator kafatası ile bir insan)







Pteranodon (Kretase) = Pteranodonlar yaygın olarak uçan dinozorlar diye bilinseler de aslında uçan sürüngenlerdir. Kanat açıklıkları en büyük bireylerde 6 metreyi aşabilir. Hayvan, uzun ön kolları ve vücudu arasındaki gergin deriyi kullanarak uçar. Bu açıdan yarasalara benzemektedirler. Yani tüylü, gerçek uçuş kanatları yoktur. Ağırlıklarının en fazla 90 kg civarı olabileceği saptanmıştır. Bu canlılar muhtemelen çokça balıkla besleniyordu.

(Pteranodon)





Quetzalcoatlus ( Geç Kretase) = Bilinen en büyük uçan hayvanlardan biri olan bu sürüngen, yerde ayakta dururken bir zürafa ile hemen hemen aynı yükseklikteydi. Dişsiz pterasourlardandır. Kanat açıklıkları 12 metreyi, ağırlıkları 250 kg'ı aşabilmekteydi. Bu dev uçan sürüngen muhtemelen nehir ve göllerde küçük omurgalıları avlamıştı. Belki de yumurtadan yeni çıkmış bir Rex yavrusu, annesi uzaklarda onun için yiyecek ararken, Quetzal için hoş bir yiyecek olabilirdi.


(Altta bir insan, quetzal ve zürafa görülmekte. )







Elasmosaurus ( Geç Kretase) = Denizlerde yaşamış en ilginç sürüngenlerden biridir ve yine çokça dinozorlarla karıştırılır. Hayvanın gerçek iskelet yapısı ve görünümü uzun uğraşlar sonucu belirlenebildi. Karada yaşayan sauropodlar gibi uzun bir boyna sahipti. 4 büyük yüzgece sahip olmasına rağmen yavaş yüzücüydüler. Bu nedenle uzun boyunları avlarına beklenmedik saldırılar gerçekleştirme ve avlanma açısından kritik öneme sahipti. Ness Gölü canavar hikayesine bu gibi Plesiosaurların ilham kaynağı olduğu düşünülmektedir.

(Elasmosauruslar)









Mosasaurus ( Kretase 70-65 myö) = Okyanuslarda yaşamış en yırtıcı hayvanlardan biriydi. Koni biçiminde büyük dişleri avını kavramasına yarıyordu. Bu sebepten avlarını tüm yuttukları düşünülüyor. Dolayısıyla onları yüzgeçleri olan devasa su yılanlarına benzetebiliriz. 17 metreye kadar büyüyen bu canlılar genellikle sığ denizlerde avlandılar. Dev deniz kaplumbağaları, diğer su sürüngenleri ve balıklar ana diyetlerini oluşturuyordu. Kuyruğu oldukça güçlüydü ve süratli yüzebilmesi için gereken itici gücü sağlıyordu.

(Mosasaur)








Tusoteuthis (Kretase ) = Modern dev kalamarlara benzemekle birlikte, araştırmalar vampir kalamarlara daha yakın olduklarını göstermektedir. 11-15 metre boya ulaşabilen bu canlılar muhtemelen günümüz kalamarları gibi dokunaçlarını ve yırtıcı kuş gagasına benzeyen ağızlarını kullanarak avlanıyorlardı. Onların da dönemin diğer apex predatorları tarafından avlandığına dair bulgular var.


(Tusoteuthis)





Terror Bird - Phorusrhacidae ( Paleosen-Pleistosen) = Uçamayan etçil kuşların en büyük örneklerindendir. Dinozorların büyük yok oluşundan sonra ortaya çıktı ve 1.8 milyon yıl öncesine kadar varlığını sürdürdü. 1.5-3 metre civarı yüksekliği, kocaman gagası ve güçlü bacaklarıyla döneminin en önemli yırtıcılarından olduğu düşünülmekte. Deve kuşları gibi bacaklarıyla düşmanını tekmeleyerek ya da gagasıyla avına vurarak onu kolaylıkla öldürebilirdi. Sonuçta 70 cm boyundaki kafasının 45 cm'i sert gagasından meydana geliyordu. Bu gaganın ucunun aşağıya doğru kıvrık olması bu hayvanın karnivor olduğunu kesinleştirir. Günümüz kuşlarında da aşağı doğru kıvrık gaga ucu, eti avdan sökmek için kullanılmaktadır.

(Terror Bird)







Titanoboa ( Paleosen 68-58 myö) = Paleosen'de 10 milyon yıl boyunca hayatta kalan dev bir yılan türü. Aslında yaşadığı dönemin tepe avcısı olduğu düşünülmesine rağmen onun piscivor olduğunu ve balıklarla beslendiğini işaret eden kanıtlar da vardır. 14-15 metre kadar büyüyebilen bu yılanlar ortalama 1-1.5 ton ağırlıkta olabilirlerdi. Genellikle günümüz anakondaları gibi bataklıklarda ve suda yaşamış olmalılar. Zira karada hareket edebilmek için fazla iri bir cüsseye sahipler. Ayrıca yeterince enerjik olmadıkları için suyun içinde pusuya yatarak tek ve hızlı bir hamlede avlarını yakalamak zorundalardı. Tüm bunlar hayvanın sulak arazilere bağımlı olduğunu göstermektedir.


(Altta boyutlarına uygun bir Titanoboa modeli ile insanlar)









Basilosaurus ( Geç Eosen 55 myö) = Adında saurus bulunmasına, "Kral Kertenkele" diye adlandırılmasına bakmayın. Aslında Basilosaurus erken balinaların bir örneğidir. Yalnızca ilk keşfedildiği dönemde bir deniz sürüngeni sanıldı ve daha sonra balina olduğu anlaşıldı. Her ne kadar bu yanlış anlaşılmanın düzeltilmesinden sonra adının Zeuglodon olarak değiştirilmesi düşünüldüyse de kurallar gereği ilk ad geçerli kaldı. Yaşadığı dönemde en büyük hayvanlardan biriydi ve boyutları 15-18 metre civarına ulaşabiliyordu. Her ne kadar kral diye anılsa da yaşamış en büyük balina değildi. Diş yapılarından dolayı bu hayvanın balıklarla beslendiği düşünülüyor. Fotoğrafına dikkatli bakılırsa modern balinalarda bulunmayan iki arka yüzgecin Basilosaurus'da halen bulunduğu görülebiliyor.

(Basilosaurus)










Phiomia ( Geç Eosen - Erken Oligosen 37-30 myö) = 2.5 metrelik bu otçul birçok açıdan modern fillere benzerdi. Güçlü dişlerini muhtemelen ağaçların kabuklarını kazımak yahut topraktan kök çıkarmak için kullanmış olabilir. Yerden yükseklikleri 2.5 metre civarındaydı.

(Altta Phiomia)









Paraceratherium ( Geç Oligosen 34-23 myö) = Yaşayan en büyük kara memelisi. Boynuzsuz gergedanların soyu tükenmiş bir üyesi olan bu canlı otla beslenirdi. Hayvanın yüksekliği 5-6 metreyi, ağırlığının 15-20 tonu bulabildiği düşünülmektedir. Onu avlayabilecek çok az yırtıcı vardı ve sık ormanlardan, geniş kurak arazilere değin her yerde yaşıyordu. Bu nedenle neslinin neden tükendiği konusunda tartışmalar sürmektedir.

(Altta insan, modern afrika fili ve paracer görülmekte)









Chalicotherium ( Geç Oligosen - Erken Pliyosen 28-3 myö) = Sadece kafasını ele aldığımızda atlara oldukça benzeyen bu iri hayvanlar otla beslenmekteydiler. Buna rağmen uzun ve kuvvetli ön kolları ve iri tırnakları vardı. Muhtemelen kendisini yırtıcılara karşı savunabilecek donanıma sahipti. Yine bu kolları ile yüksek ağaç dallarına ulaşıp yiyecekleri elde edebildikleri düşünülmektedir. Ön kollarının uzun arka bacaklarının kısa olması sebebiyle dik bir duruşa sahiplerdi.

(Altta Chalicotherium ve insan)








Argentavis ( Geç Miyosen ) = Pelagornis Sandersi keşfedilinceye değin uçabilen en büyük kuş olduğu düşünülüyordu. Pelikanlara benzeyen, çok geniş kanatlarıyla deniz üzerinde uçup balıklarla beslenen pelagornisin aksine, argentavis etçil bir kuştu. Kanat açıklığı 7 metreyi buluyordu. Büyük ihtimalle en irileri 80 kg kadar ağır olabilirdi. Muhtemelen günümüz akbabalarına benzer bir diyeti vardı. Zaman zaman kendisi de avlanmış olabilir.

(Argentavis'in 180 cm uzunluğunda bir insanla kıyaslaması)






Megalodon ( Erken Miyosen - Geç Pliyosen 23-2.5 myö) = Denizlerin tepe yırtıcılarından biri olan megalodonlar üzerinde halen ciddi tartışmalar dönmektedir. Tüm diğer köpekbalıkları gibi, iskelet yapısı kıkırdaktan meydana gelen megalodonların da tam fosillerine ulaşmak neredeyse imkansızdır. Fakat yine köpekbalıklarına has bir özellik olan diş döküp, yenileme sayesinde bu hayvanların dişlerine bolca ulaşılabildi. Dişleri ilk bakışta günümüz beyaz köpekbalıklarına oldukça benziyor. Sadece onlardan çok daha büyükler. Bu durumda beyaz köpekbalıklarının diş/vücut yerleşimleri ve oranları ile boyutları hesaplandığında megalodonların 20 metre kadar büyüyebildikleri hesaplanmıştır. Bilinen en büyük beyaz köpekbalığı ise sadece 7 metredir. Lakin burada önemli bir nokta var. Her ne kadar yakın oldukları düşünülse ve megalodonun yeniden inşasında beyaz köpekbalıklarının diş yerleşimleri temel alınsa da, bazı farklar göze çarpmıyor değil. Örneğin iki diş yapısı da üçgen şeklinde ve kenarları eti jilet gibi kesmeye yarayan tırtıklarla kaplı. Fakat beyaz köpekbalıklarının dişleri oldukça ince, lakin megalodonların dişleri fazlasıyla kalın. Dolayısıyla aynı diş dizilimine sahip olmama ihtimalleri oldukça yüksek. Megalodonların diyetleri muhtemelen günümüz büyük beyazlarıyla aynı olmakla birlikte balinaları da bolca içermekteydi. Zaten hayvanın yeryüzünden silinmesine dair teorilerin başlıcası Panama Kanalı'nın kapanması sonucu balinalara erişimi kalmayan bu hayvanların zamanla besin sıkıntısı yüzünden yok olduğudur. Yahut bu yok oluşa iklim değişikliği sonucu su sıcaklığının değişmesi ve hayvanın buna uyum sağlayamaması da sebep olmuş olabilir.

(Altta maximum, orta boy megalodonlar ile onların altında modern beyaz köpekbalığı ve insan)







Kılıç Dişli Kaplan/ Smilodon ( Erken Pleistosen - Holosen 2.5 myö -10.000 yö) = Bu iri yarı hayvanın en belirgin özelliği ağzından dışarı çıkmış durumdaki iki üst köpek dişidir. Ayılar gibi daha hantal hayvanlar mı yoksa kaplanlar gibi seri ve ataklar mı? Bu çok tartışılan bir konu. Lakin yapıları ve cüsseleri gereği çok kıvrak olmadıkları neredeyse kesin gibi. Daha çok güçlü ön kollarıyla iri hayvanları kavrayıp devirdikleri düşünülüyor. Dişleri ise ürkütücü görünümlerine rağmen muhtemelen onlara büyük problemler yaratmış olmalı. Çünkü o kadar büyükler ki hayvanın, örneğin avının karnı gibi geniş alanlardan ısırması oldukça zor. Öyleyse bu dişler ne işe yarıyordu? Keşfedildiğinde bu hayvanların korkunç bir ısırma gücüne sahip oldukları varsayılıyordu. Fakat gelişen teknoloji sayesinde ölçümler yapıldığında, tam tersine günümüz aslanlarından bile daha zayıf bir ısırığa sahip oldukları anlaşıldı. Aslanın değerlerine yaklaşamadan zayıf alt çene kemikleri kırılabilirdi. Dolayısıyla hayvan güçlü vücudu ile devirdiği avının boğazına bu dev dişleri geçirdiğinde, çok kuvvetli bir ısırma gücüne ihtiyacı kalmıyordu. Dişler bir hançer gibi avın boğazına saplanarak ölmesine neden oluyordu. Yapılan araştırmalar modern aslanların da avlarının boğazını tüm güçleri ile ısırmadığını, uzun köpek dişlerinin avlarının boğazına girerek ölümüne sebep olduğunu kanıtladı.

(Altta kılıç dişli kaplan)








Gigantopithecus ( Pleistosen 2myö - 100.000 yö) = Bilinen primatların en büyüğüydü. 3 metre boyunda olabilen bu hayvanın ağırlığı 550 kg'ı buluyordu. Dişleri ve çene yapısı onun tohumları ve sert lifli besinleri tükettiğini gösteriyor. Güney Doğu Asya ve Himalayalar'da yaşayan bu primat adeta Yeti efsanelerinden fırlamış gibi. Tarih öncesi insanlar uzun müddet bu "korkunç vahşi insan" ile birlikte yaşadı.

(Altta bir Gigantopithecus canlandırması)



26 Ocak 2017 Perşembe

Jutland Deniz Muharebesi

Birinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen bu deniz muharebesi, büyük dretnot filolarının karşı karşıya gelip savaştığı en büyük deniz aktivitesidir. Zırhlılar, son şövalyeler, bir daha benzeri görülmeyecek olan bu savaşta boy gösterdiler. Uzun zamandır birbirine bilenmekte olan Britanya ve Alman donanmaları birbirlerini burada sınadı. İngiltere savaşa 28 zırhlı, 9 savaş kruvazörü (battlecruiser), 8 zırhlı kruvazör, 26 hafif kruvazör ve 78 destroyerle katılmıştı. Buna karşılık Almanların 16 zırhlı, 5 savaş kruvazörü, 6 pre-dretnot(dretnot öncesi, modası geçmiş zırhlılar), 11 hafif kruvazör ve 61 torpil gemisi vardı.
(Altta savaş öncesi Britanya'nın en büyük silahı Grand Fleet’in mevcudunu gösteren bir kart)









Savaş öncesi duruma bakacak olursak, iki tarafın da olası bir donanma kaybından çok çekindiğini görürüz. İngiliz donanması her ne kadar devasa boyutta olsa ve “Grand Fleet” diye anılsa da, Alman “High Seas Fleet” (Hochseeflotte) dikkate değer bir güçtü. Üstelik hedeflerine ulaşmanın Kuzey Denizi ve çevresinde İngilizlere üstünlük kurmaktan geçtiğinin farkında olan Kayzer, sürekli yeni dretnotlar inşa ettirerek aradaki farkı kapatıyordu. Buna rağmen, onlar da ünü dünya çapında olan Grand Fleet ile direk bir çarpışmaya girmeye cesaret edemiyordu. Bu şartlarda Alman tarafı büyük harekatlarla Kuzey Denizi'ne açılmaktan kaçınarak Baltık'ı savunma yoluna gitti. İngilizler ise uzaktan abluka yöntemiyle Almanları Baltık Denizi'ne hapsetmeye çalıştılar. Zira eski yöntem olan yakın abluka, deniz mayınları ve denizaltıların yaygınlaşması sebebiyle artık mümkün değildi. Sonuçta uzaktan abluka için buldukları uygun üs, ülkenin kuzeyinde bulunan Scapa Flow'du. Grand Fleet'in ana gövdesi, Sir Jellicoe komutasında burada bulunmaktaydı. Bu noktadan Alman Donanması ve ticaret gemilerinin Atlantik Okyanusuna açılmasını engelliyorlardı. Fakat Amiral Scheer'in göreve gelmesiyle Almanlar taktik değiştirmeye karar verdiler. Daha atik davranmaya başladılar ve İngiliz Doğu sahillerine akınlar düzenleyerek Jellicoe'yu gücünü bölmeye ittiler. Jellicoe da bir savaş kruvazörü filosunu Sir Beatty komutasına verip Güney'e yolladı. Scheer'in tasarladığı tam olarak buydu. Direk olarak savaşamayacağı düşman donanmasından büyük bir parça koparabilecekti. 
(Altta iki filonun savaş alanına hareketi ve sağda savaşın aşamaları ile genel manevralar görülmekte.) 

Fakat Alman Donanması, Amiral Scheer'in göreve gelmesiyle stratejisini değiştirmeye ve daha atak davranmaya karar verdi. Scheer İngiliz kıyılarına saldırılar yaparak bazı kıyı kentlerini bombaladı. Jellicoe buna bir grup battlecruiserı Sir Beatty komutasında güneye kaydırarak yanıt verdi. İşte Scheer'in beklediği fırsat buydu. Donanma ile yola çıkıp güneyde bulunan Beatty kuvvetlerini imha etmeyi amaçladı ve bu doğrultuda planlar yapıldı. Grand Fleet'in bütünüyle savaşmak zor olsa da ondan büyük bir parça koparmak Scheer'in iştahını kabartmış olsa gerek. Lakin hesaplamadığı nokta, Alman haberleşme şifrelerinin çoktan İngilizler tarafından ele geçirilip çözülmüş olduğuydu. Bunun İkinci Dünya Savaşı'nda da yaşanması Almanların ders alma konusunda pek de iyi olmadıklarını gösteriyor. Sonuçta High Seas Fleet'in yola çıktığını anlayan İngilizler hemen harekete geçti. Sir Beatty güneyde olması gerektiği gibi hareket halindeyken, Sir Jellicoe tüm Grand Fleet ile birlikte Scapa Flow'dan demir almıştı bile. Plana göre Sir Beatty'nin kuvvetleri temas sağlandıktan sonra Almanları kuzeyden gelen Grand Fleet'in namluları önüne çıkaracak şekilde hareket edecekti.
Scheer donanma ile yola çıkıp güneyde bulunan Beatty kuvvetlerini imha etmeyi amaçladı ve bu doğrultuda planlar yapıldı. Grand Fleet'in bütünüyle savaşmak zor olsa da ondan bu denli büyük bir parça koparmak Amiralin iştahını oldukça kabartmış olsa gerek. Lakin hesaplamadığı nokta, Alman haberleşme şifrelerinin çoktan İngilizler tarafından ele geçirilip çözülmüş olduğuydu. Bunun İkinci Dünya Savaşında da yaşanması Almanların ders alma konusunda pek de iyi olmadığını gösteriyor. Sonuçta Alman Donanmasının yola çıktığını anlayan İngilizler hemen harekete geçti. Sir Beatty güneyde olması gerektiği gibi hareket halindeyken, Sir Jellicoe tüm Grand Fleet ile birlikte Scapa Flow'dan demir almıştı bile. Plana göre Sir Beatty'nin kuvvetleri temas sağladıktan sonra Almanları kuzeyden gelen Grand Fleet'in namluları önüne çıkaracak şekilde hareket edecekti. Uzatmadan savaşın gelişimine geçelim. Savaş daha ilk anlarında İngilizler için şok edici gelişmeler ile başladı. Donanmanın en güçlü savaş kruvazörleri birbiri ardına devasa patlamalarla batıyordu.
(Altta HMS Queen Marry devasa bir patlama ardında gözden kaybolmuş durumda.)










Dar ölçekte değerlendirme yapmak gerekirse iki donanmanın anlayışlarına bakmak gerekir. Sir Beatty'ye “There seems to be something wrong with our bloody ships today” cümlesini söyleten şey neydi? Neden bazı Alman gemileri 20-25 isabet almasına rağmen batmazken, İngiliz gemileri 1-2 isabette korkunç patlamalar ile sulara gömülmekteydi? Hatta donanmanın gururu olan modern savaş kruvazörü HMS Invincible bu devasa patlamalardan biri nedeniyle ikiye bölünmüştü.
Bunu “şanslı atış” faktörünün Almanların yanında olmasıyla açıklamak mümkün müydü? HMS Queen Marry ya da HMS Indefatigable gibi gemiler sadece aldıkları şanssız isabetlerle mi havaya uçmuştu? Burada Jellicoe öncesi komutan Callahan'ın emirlerine bakmak gerekiyor. Amiral, bir hedefi vurmak için çoğu zaman birçok salvo gerektiğini fark ettiğinden, Royal Navy gemilerine daha fazla cephane yüklenmesini emretmişti. Uzun menzilli harekatlarda cephane sıkıntısı çekmekten korkuyordu. Daha fazla mermi ve bunlara ait barut kapsüllerinden bahsediyoruz. Gemiler ağzına kadar bunlarla dolduruldu. Dolayısıyla dizayn edilirken cephaneye ayrılan korumalı bölümler dışındaki yerlere de cephane istif edildi. 
(Altta savaş öncesi HMS Indefatigable’ın güvertesinde dahi barut kapsülleri görülebiliyor.)










Ek olarak çoğu zaman silah doldurma işini hızlıca yapmak isteyen mürettebat, cephaneyi bölümlerinden alır, korumalı kutularından çıkarır ve barbetlerde yerlere koyardı. Tüm bunlar İngiliz gemilerinde alınan bir isabet nedeniyle infilak edebilecek çok fazla cephane olduğu anlamına geliyordu. Gerçekten de ana taret başına 80 mermi taşımak için dizayn edilen savaş kruvazörleri, Jutland Savaşı'na doğru yol alırken taret başına 120 mermi taşıyordu. Ki asıl problem düşmana fırlatılan zırh delici yahut yüksek patlayıcı mermiler değil, bunların fırlatılması için arkalarından silaha yüklenen barut kapsülleri idi. Çok fazlalardı, çok yer kaplıyorlardı.. 
(Altta solda zırh delici mermiler görünüyor. Sağda ise arkasına konan fırlatıcı barut kapsülleri ile birlikte silaha yüklenmiş bir merminin son hali. Görüldüğü gibi tek bir mermi için çok sayıda barut çantası gerekmekteydi)










İngilizlerin diğer problemi savaş kruvazörü konseptinde ortaya çıkıyor. Bu gemiler aslen ticaret akıncılarını (ticaret hatlarına saldıran ya da ikmal ve hammadde akışını sekteye uğratan kruvazör yahut hızlı zırhlılar) veya düşmanın hafif/ağır kruvazörlerini yakalayıp batırmak için dizayn edilmişti. Dolayısıyla hedefindeki gemilerden daha ağır silahlı, fakat onları yakalayabilecek kadar da hızlı olmalıydılar. Silah ve hız için zırh korumasından kısılarak ağırlık tasarrufu yapılmalıydı. Zaten bu gemilerin batırabileceği rakiplerini yakalayıp batıracağı, batıramayacağı bir rakiple karşılaşırlarsa da hızları sayesinde onlardan kaçabileceği düşünülmüştü. Bu mantığa göre zırha ihtiyaçları yoktu, hız onların zırhı olacaktı.. Fakat taktiksel amaçlarının unutulup kafa kafaya bir savaşta dretnotların karşısına çıkarılmaları ölümcül oldu. 
 Şimdi zırhlıların en önemli özelliklerini ateş gücü yani silah, zırh ve hız olarak belirleyelim. Bu üçünü, geminin yerine getirmesini istediğiniz role göre ayarlamak zorundasınız. Büyük silahlar taşıyan ve çok kalın zırhla korunan bir gemi yaparsanız, her halükarda ağırlığı nedeniyle yavaş olacaktır. İngiliz savaş kruvazörlerinin bu özelliklerini 5 üzerinden derecelendirirsek 5 ateş gücü, 4 hız ve 2 zırh puanı verebiliriz. Almanlar ise konuyu çok başka açıdan ele aldı. Onlar zırh korumasını diğer iki elementin önüne koydular. Onların gemilerine de 5 zırh, 3 ateş gücü ve 2 hız puanı verebiliriz. Bu tamamen donanmaların belirledikleri doktrinlere göre düşünülecek bir husus. 
 Savaşın gelişimine dönecek olursak, Sir Beatty Alman filosuyla karşılaşır karşılaşmaz HMS Queen Marry ve HMS Indefatigable kaybedilmişti. Fakat hala Beatty'nin yıldızını parlatma şansı vardı. Henüz Almanlar Grand Fleet'in bütünüyle yakında olduğundan habersizdi. Eğer Beatty, onların peşine takılmasını ve kendisini takip etmesini sağlayabilirse, Alman filosunu Grand Fleet'in namluları önüne çıkarabilirdi. Bu durumda Jellicoe, Almanları T’ye almış olacaktı.
(Altta T durumu için güzel bir örnek görülmekte. Bu durumda kırmızı kuvvetler yalnızca ön taretleriyle ve öndeki birkaç gemiyle ateş edebilirken; mavi kuvvetler filonun tüm namlularını hedefe ateşleyebilir.)









Bunun için kuzeye yönelme emri verdi. Almanlar da halihazırda İngiliz savaş kruvazörü filosunu yakalamışken takibe devam etmeye karar verdi. Sonuçta iki ya da üç gemi daha batırarak günü kazanabilir ve başlangıçtaki hedeflerine ulaşabilirlerdi. Kuzeye hareket esnasında İngilizler bir kez daha Alman silahlarının önünden geçti. Bu sefer geçenler savaş kruvazörü değil, 380mm'lik silahlar ve kalın zırhlarla kuşanmış olan HMS Warspite gibi süper dretnotlardı. Bu gemiler de fazla cephaneyle yüklenmelerine karşın savaş kruvazörleri ile aynı kaderi paylaşmadılar. Alman silahları isabet kaydetti, fakat gemilerin hayati bölümlerini delemedi. Bu da İngiliz savaş kruvazörlerini böylesine iyi hedefler haline getirenin hep suçlanan kötü şans değil, ince zırh ve fazla yüklenmiş cephane olduğunu kanıtladı. 
(Altta Sir Beatty, Amiral Scheer ve Hipper arasındaki ilk karşılaşma ve aşamalarla hamlelerin gelişimi görülmekte)










 Her şeye rağmen tuzağı iyi kuran Beatty kuzeye yönelmişken, kuzeyde farklı bir çaba sürmekteydi. Jellicoe’nun seyir formasyonu 6x4 gemiden oluşan bir diktörtgen şeklindeydi. Bu seyir halinde düşman denizaltılarına karşı iyi bir savunmaydı, fakat bu formasyonun açılıp savaş hattını oluşturabilmesi için çok karmaşık manevralar gerekiyordu. Stratejide altın bir kural vardır, hamleler kolay anlaşılabilir ve uygulanabilir olmalıdır. Plan ve dahilinde yapılacak hamleler karmaşıklaştıkça uygulanmaları zorlaşır, beklenmeyen problemler çıkma riski çok yükselir. Zira bu seyir formasyonundaki gemiler değişik hızlara, çok büyük oranda farklı dönüş çaplarına ve uzunluklara sahipti. Savaş hattının oluşturulacağı bölgeye gelinip sola dönüş emri verildiğinde hepsi birbiri arasına girerek tek bir çizgi haline gelebilmek için büyük uğraş verdiler. Birbirlerine çarpmamaya çalışıyor, hızlanıp yavaşlıyorlardı.
(Altta Jellicoe’nun zırhlılarının seyir formasyonu. Gemilerin çabucak bu şekilden çıkması ve sola dönerek arka arkaya sıralanıp düz bir savaş hattı oluşturması gerekiyordu)









Savaş formasyonuna geçilirken yaşanan karmaşa sürerken Alman filosunun ulaşması durumunda tüm Grand Fleet savunmasız yakalanacaktı… Sonuçta Jellicoe hattı kurmayı başardı ve artık hep olmak istediği pozisyondaydı. Scheer ise hayatı boyunca kaçındığı tuzağa düşmüştü. Alman öncü gemisi art arda isabetler alırken, İngiliz tarafında yine enteresan bir patlama meydana geldi. Bu sefer tüm Grand Fleet'e öncülük eden, sıranın en önündeki HMS Invincible batmıştı. Geminin 1026 subay ve denizcisi için yapılabilecek hiçbir şey yoktu, o anda öldüler. Sadece 6 mürettebat kurtulabildi. 
(Altta Invincible’da meydana gelen devasa patlama ve dev geminin ikiye ayrılarak batması görülmekte. kıç kısmı (aft) batarken, burun kısmı (fore) 180 derece dönmüş ve altı aftın güvertesine bakar halde.)










Öncü Alman gemileri de sayısız isabet almıştı, SMS Seydlitz ve SMS Lützow ağır hasarlıydı. Yine de İngiliz rakipleri gibi infilak ederek batmadılar. Royal Navy’nin tüm kayıplarına rağmen Alman filosu halen taktiksel açıdan çok kötü durumdaydı. 8 mile varan uzunluğu ile Grand Fleet müthiş bir ateş üstünlüğüne sahipti ve Alman öncülerini ağır yaralamıştı. 
(Altta SMS Seydlitz aldığı yaralar sebebiyle neredeyse burnu sulara gömülmüş halde Almanya’ya dönmeye çalışırken)










Her ne kadar Lützow İngiliz gemileri gibi infilak etmese de ağır yaralanmıştı ve mürettebatı gemiyi batırmak zorunda kaldı. Scheer hemen durumu ele aldı ve Jellicoe'nun karmaşık emirlerinin aksine basit bir manevra emri verdi. Basit bir sinyal ve tüm Alman gemileri 180 derece dönerek ilerlemeye başladılar. Scheer'in yapması gereken filosunu T durumundan kurtarmaktı ve bunu yaptı.
(Altta yüksek kalibreli İngiliz zırh delici mermisinin Seydlitz’in zırhında açtığı deliklerden biri)










Lakin daha önce de söylediğimiz gibi İngilizler Alman filosunu iki kere T’ye alma şansı yakalamıştı.. İkincisi Scheer’in 180 derecelik U dönüşü emrinden sonra tam kurtulmak üzereyken tekrar bir U dönüşü emri vererek yeniden T pozisyonuna doğru hareket etmesi sonucu ortaya çıktı. Bu hamlenin nedenini anlamak oldukça güç. Son anda kurtulduğu güç duruma tekrar neden dönmek istemişti? Muhtemelen Grand Fleet’in konumunu yanlış yorumlamış ve onların daha güneye kaydığını düşünmüştü ve tekrar dönerek onları arkadan yakalamak istedi. Bunu hiçbir zaman bilemeyebiliriz. Sonuçta kendisini tekrar T pozisyonunda bulduğu ise bildiğimiz tek şey.
O anda Scheer yine beklenmedik bir emir verdi. Büyük Nelson’un Trafalgar’da yaptığına benzer bir şey yapmak için mi bilinmez, öncülerine T pozisyonuna karşı doğrudan ilerleme emri verdi. Adeta düşmana toslayana kadar ilerleyin emri diyebiliriz (ramming diye geçer). Bu intihar eyleminin diğer aşaması tüm gemilerden fırlatılacak devasa bir torpido barajıydı. Amacı düşmanın savaş hattını bozmak olan bu müthiş hamle Jellicoe’yu çok zor durumda bıraktı. Zira bu durumda yalnızca üç seçeneği vardı. Torpidolara doğru dönebilirdi, ki bu durumda Alman filosuyla burun buruna gelecek ve 90 derecelik dönüş nedeniyle hızını yarı yarıya kaybetmiş olacaktı. Hattı bozmadan ilerleyebilirdi ki bu durumda gemiler tüm uzunluklarıyla torpidolar için mükemmel hedefler olacaktı. Son olarak da torpidolara arkasını dönebilir ve gemilerin sadece arka kısmını göstererek hedef küçültebilirdi, bu durumda hızını kaybetse de Alman filosundan uzaklaşma şansı hala elinde olacaktı. Jellicoe sonuncusunu seçti. Yani en güvenli olanı. 
(Altta Grand Fleet’in savaşa yetişmesi ve devamında savaşın gelişimi görülmekte.)










Sonuçta Royal Navy’nin ana hedefi Kuzey Denizi’nde uzun süreli dominasyon ve Almanya’yı uzaktan abluka altında tutmaktı. Bunun için de filonun elde tutulması elzemdi. Hedefi Alman filosuyla “decisive battle” yani kesin sonuçlu bir muharebeye girerek onu yok etmek değildi. Bu doğrultuda filoyu riske etmesine gerek yoktu. Yine de bazı donanma taktisyenleri ve amiraller bugün bile Jellicoe’nun hatalı karar verdiğini, düşmana doğru dönmesi durumunda Alman filosunu kaybetmeyip onları takip edebileceğini ve sonuçta Alman filosunu imha edeceğini ileri sürmektedir. Tabi bunlar tamamen varsayım. Sonuçta tek gerçek, Jellicoe’nun kaçma manevrasının ardından Scheer’in de geri dönmesi ve bastıran gecenin karanlığından faydalanarak Grand Fleet’i atlatmasıdır. Bununla birlikte “Dretnotların Savaşı” sona ermişti. İki donanma bir daha asla böyle bir çarpışmayı göze alamadı. 
Jutland, Birinci Dünya Savaşından hemen önce gerçekleşen Tsushima (Rus - Japon Donanmaları karşılaştı, Rus donanması büyük oranda yok edildi) yahut yelkenli çağında yaşanan Trafalgar Savaşı gibi (İngiliz - Fransız/İspanyol birleşik filosu savaştı, Fransız/İspanyol birleşik donanması yok edilerek İngiltere denizlerde 100 yıldan fazla sürecek olan egemenliğini elde etti) sonucu kesin bir savaş değildi. Lakin zırhlıların göğüs göğüse savaştığı en büyük savaş olması ve savaş kruvazörü konseptinin popülerliğini kaybetmesine neden olması bu muharebenin en büyük özellikleridir.