İzleyiciler

#tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2018 Salı

İkinci Dünya Savaşında Alman Motorize Piyade ve Panzergrenadier (Mekanize Piyade) Tümenleri



                      İkinci Dünya Savaşında Alman ordusunun Blitzkrieg doktrini çerçevesinde en önemli unsurlarından olan panzergrenadier tümenlerinin düzeni ve teşkilatlanması hedeflenenden farklı olmuştur. Bu yazıda 1939 organizasyonuna göre motorize piyade tümenlerinin ve 44 organizasyonuna göre panzergrenadier tümenlerinin yapılarına bakacağız.
             
                     Burada ilk önemli durum, panzer kelimesi bildiğimiz anlamda tankın karşılığı olmasına rağmen, panzergrenadier tümeni aslında mekanize piyade tümeni anlamına gelmektedir. Ayrıca her ne kadar onları motorize piyade tümenlerinden ayrı tutmuş olsak da, teçhizat ve donatım sıkıntıları nedeniyle İkinci Dünya Savaşında görev yapmış pek çok panzergrenadier tümeni aslında basitçe motorize piyade tümeni idi. Örneğin bir mekanize piyade tümeninin olmazsa olmazı diyebileceğimiz paletli ve zırhlı personel taşıyıcılar çoğu tümene dağıtılamamış ve genel kullanımı seçkin bazı Wehrmacht ve SS tümenleri ile sınırlı kalmıştır.

(Savaş boyunca motorize/mekanize tümenlere bağlı askerler zırhlı personel taşıyıcı eksikliğinden dolayı Opel Blitz gibi kamyonlar ile taşındı)


                     İkinci Dünya Savaşı boyunca oluşturulmuş panzergrenadier tümenlerini teşkilatlanmaları açısından  başta panzergrenadier 43 ve panzergrenadier 44 olarak ikiye ayırabiliriz. Daha sonra tüm panzer ve panzergrenadier tümenleri tekrar organize edilerek panzer tümeni 45 teşkilatlanması oluşturulmuştur. Dolayısıyla panzergrenadier 44 savaşın son mekanize/motorize piyade tümeni düzenidir.
   
                 
                  Öncelikle 1939'da standart bir motorize piyade tümeninin teşkilatlanmasına bakalım. 

(Altta tümen şeması, paintte çizdiğim için çok muntazam olmayabilir. Resme tıklayarak büyütebilirsiniz)


Buna göre bir 1939'da bir motorize piyade tümeni:

-Zırhlı arabalar ve motosikletli ünitelerden oluşan bir keşif taburu (ortalama 380-390 asker)

- Her biri 3 piyade taburu, 1 anti-tank bölüğü ve 1 makineli tüfek bölüğünden oluşan 3 adet motorize piyade alayı (ortalama 9300+ asker).

- 1 Mühendis Taburu (ortalama 840 asker)

- Makineli tüfek yerine 20mm'lik hafif uçaksavarlar ile donatılmış 1 ağır makineli tüfek bölüğü ve 3 anti-tank bölüğünden oluşan 1 anti-tank taburu (ortalama 700+ asker)

- 3 hafif topçu taburu, 1 ağır topçu taburu ve 1 gözlem taburundan meydana gelen bir motorize topçu alayı (ortalama 2750 asker)

- 1 adet sinyal/muhabere taburu (ortalama 400-450 asker)

- Son olarak da lojistik, karargah ve tıbbi servis birimlerinden meydana gelmekteydi.  (ortalama lojistik 900-1000 asker, karargah 200 asker ve tıbbi servis birimi 500-550 asker olmak üzere)

- Tüm bu birimlerde görev yapanlar ile bir motorize piyade tümeni mevcudu ortalama 16 bin asker,  2500 astsubay ve 500 subay idi.




              Panzergrenadier 44 düzenine geçmeden önce başta bahsettiğimiz meseleye tekrar göz atalım. Herhangi bir Alman propaganda posterine yahut filmine baktığımızda, panzergrenadier askerlerinin hep half-track dediğimiz zırhlı ve paletli personel taşıyıcı araçların yanında resmedildiğini yahut kayıt altına alındığını görürüz. Gerçekte ise koca tümenlerde çoğu zaman 8-10 adet zırhlı personel taşıyıcı bulunmakta idi. Elbette bu araçlarla donatılmış halde mekanize piyade görevi yürüten tümenler ve birimler vardı. Lakin bunlar çoğunlukla panzer tümenlerine bağlıydı yahut tek tük elit birimlerdi. Dolayısıyla Panzergrenadier/Mekanize Piyade 44 düzenini aslında Motorize Piyade 44 modeli şeklinde düşünebiliriz.

(Alman piyadesi zırhlı personel taşıyıcıda. Bu araçlar piyadenin tanklarla birlikte harekat yapmasını kolaylaştırıyor, askere azami koruma sağlıyor ve yol bulunmayan bozuk arazilerde hızlı hareket imkanı veriyordu.)


1944'de bir Panzergrenadier tümeninin teşkilatlanmasına bakalım.




           Buna göre 1944'de bir panzergrenadier tümeni:

- 1 Zırhlı keşif taburu (ortalama 1000 asker)

- Her biri 3 piyade taburu, 1ağır silah bölüğü ve 1 mühendis bölüğünden oluşan 2 adet motorize piyade alayı (ortalama 6200+ asker)

- 1 mühendis taburu (830-850 asker)

- 2 tank destroyer bölüğü ve bir ağır anti-tank bölüğünden meydana gelen 1 anti tank taburu (ortalama 700+ asker)

- 3 adet saldırı silahı bölüğünden meydana gelen 1 adet saldırı silahı taburu (saldırı silahı/assault gun, piyadeye destek vermek amacıyla tasarlanan ve üzerinde küçük çaplı saldırı topu bulunan tank şaseli araçlardır) (ortalama 600+ asker)

- 1 adet uçaksavar taburu (ortalama 600-630 asker)

- 2 hafif topçu taburu ve 1 ağır topçu taburundan oluşan 1 motorize topçu alayı. (ortalama 1600 asker)

- 1 sinyal/muhabere taburu (ortalama 400-430 asker)

- Son olarak da lojistik, karargah, tıbbi servis birimi, rezerv birimi ve bakım onarım biriminden meydana gelmekteydi. (lojistik 670 asker, karargah 230 asker, tıbbi birim 530 asker, rezerv birim 970 asker, bakım onarım 281 asker )

- Tüm bu birimler toplamda ortalama 14700+ asker, 2766 astsubay ve 402 subaydan müteşekkildir.


           Biraz da değişimlerden bahsedelim.

* Gördüğümüz üzere iki düzende de keşif taburu bulunmakta. Lakin asker sayısı kadar teşkilat ve ekipmanda da değişim söz konusu. 1939'da bu iş için 1 motosiklet ve 1 zırhlı araç bölüğü ayrılmışken, 1944 düzeninde 1 zırhlı araç bölüğü, 3 motosiklet bölüğü ve 1 destek bölüğü görevlendirilmişti. Destek bölüğündeki havan topu sayısı ise normalin 2 katı kadardı.

* Piyade alaylarına bakacak olursak 39 düzeninde 3, 44 düzeninde 2 alaydan müteşekkil olduğunu görüyoruz. Fakat düzenleri oldukça değişik. 44 düzeninde makineli tüfek bölüğü yerine ağır silah bölüğü, anti-tank bölüğü yerine mühendis bölüğü eklendiğini görüyoruz. Mühendis bölüğü beraberinde hatırı sayılır sayıda flamethrower ile birlikte geliyor tabi ki.

* Anti-tank taburuna bakarsak, 1939'da yalnızca kamyonlar tarafından taşınan çekili ünitelerin hizmette olduğunu görürüz. 44'de ise yalnızca ağır anti-tank bölüğü çekilidir. Tank imha edici bölükler ise kendi şasesine sahip anti tank araçlarından oluşmaktadır.

(Altta solda bir tank destroyer araç ve sağda klasik çekili 75 mm'lik PAK anti-tank topu görülmekte)



* Topçu alayında ise 44'de gözlem taburunun düzenden çıkarılması ve hafif topçu taburu sayısının 1 eksiltilmesi dışında çok değişiklik yoktur.

(Altta çekili top)


* Uçaksavar birimleri açısından da 1939'da yalnızca ağır makineli bölüğü bünyesindeki 10-12 20mm'lik hafif uçaksavar silahına karşılık, 1944'de bir uçaksavar taburu oluşturulmuştur. Bu tabur 1 ağır ve 1 hafif uçaksavar bölüğünden meydana gelmekteydi.

* Saldırı silahı taburu da yeniliklerden. 1944 düzeninde eklenen bu birim Stug gibi piyadeye destek olmak için toplar taşıyan tank benzeri birimlerden oluşmaktaydı.

(Altta Stug saldırı topu)




         Daha ayrıntılı sayılar vererek gidecek olursak


en büyük ve önemli değişikliklerin uçaksavar korumasında olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında çekili topçu ve tank imha unsurlarının yerini, yavaş yavaş kundağı motorlu tank destroyer ve saldırı silahı araçlarının almaya başladıklarını görürüz.

10 Eylül 2015 Perşembe

İmparatorluğa Duyulan Aşk Karşılıklı mı?

           Günümüzde oldukça popüler olan eski-yeni tartışmalarında cumhuriyetçilerin ve milliyetçilerin sık sık dile getirdiği argümanlardan biri de o dönemde yaşanan Türk düşmanlığıdır. Bunu genel Türk düşmanlığı/ korkusu yani turcophobiadan ayırmamız gerekir.
             Osmanlı hanedanının özellikle imparatorluğa geçtikten sonra Anadolu'da bulunan Türkmenlere bakış açısıdır kastettiğim. Dönem eserlerine ve deyimlerine baktığımızda açıkça bir hakir görme durumu göze çarpar. 
Birkaç örnek verelim.. 
Türk iti şehre gelince farisice ürer. Tanrı Türk'e irfan çeşmesini yasaklamıştır. Etrak-ı biidrak (idraksız Türk) gibileri ilk aklıma gelenler. Bunun yanında Türk kelimesinin kalın kafalı anlamında kullanıldığı da bilinir. 
Dönem yazarlarından Hafız Hamdi Çelebi 1499'da şöyle yazıyor. 
Sakın Türk'ü insan sanma.
Bir an bile olsa Türk'le birlikte olma.
Türk eline şeker olsa o şeker zehir olur.
Türk'ün başını keserken sakın gam yeme.
Baban da olsa Türk'ü öldür.
            Örnekleri saymakla bitiremeyiz. Sadece deyimler ve dizeler ile sınırlı da değildir, özellikle Kuyucu Murat gibilerin uygulamaları da fikir verebilir bize bu konuda. Dolayısıyla ben (Selçuklulardan itibaren) Osmanlı döneminde bariz bir Türk düşmanlığı, daha doğrusu Türkmen (yerleşik olmayan) düşmanlığı olduğu konusunda şüphe duymuyorum. 
            Sebeplerine gelirsek, Osmanlı bugün bildiğimiz anlamda bir ulus devlet değil bir imparatorluktur. Bu imparatorluk, yönetim yetkisinin kendisine Tanrı tarafından bahşedildiğine inanan bir hanedan ailesi tarafından yönetilir. Basit anlamda devlet, topraklar ve bunların üzerinde yaşayan insanlar hanedanın mülküdür. Bugün bildiğimiz anlamda bir millet bilinci pek yoktur. 
            Bir tespit hatırlıyorum. Toparlarsam, Çatalca kırsalında yaşayan Rum için İstanbul'un Türkler tarafından fethedilmesi hiçbir önem taşımaz. Hayatında bir değişikliğe sebep olmaz. Sadece ürettiği tarım ürününü şehre satmak için götürdüğünde, kapıdan geçmek için vergi ödediği otorite değişmiştir. İmparatorluk iklimi tam da böyle bir şeydir. 
           Yerleşik olmayan Türkmenler ise özellikle geleneklerinden gelen alışkanlıklar sebebiyle devlete sürekli vergi ve asayiş problemleri yaratmaktaydı. Özellikle verilen tarım bölgelerinin ekiminin bırakılıp yağmaya çıkılması başlıcasıdır bu sorunların. Zaten ilerleyen dönemde Safevi Şahı'na mezhepsel olarak daha yakın olan Türkmenler başkaca asayiş problemleri de teşkil edecekti.  
           Tüm bu sebeplerden dolayı hanedan Türk'ü mülkünde sürekli sorun çıkaran bir topluluk olarak görür. İmparatorluklar (eski tip imparatorluklar, örneğin Britanya bence bu tanımın dışındadır) milliyetçilik davası güden yapılar değildirler. Bir ağa için tarlalarında çalışacak, diğer aşiretlere karşı kendisine sayısal üstünlük yani güç kazandıracak marabanın vasfı/ kimliği nasıl pek önemli değilse; genişletilmiş oranda imparatorluklar için de durum bundan ibarettir. 
           Türk Anadolu'dan asker toplanması gerektiğinde gerekli insan gücünü sağlasın, adı belli olmayan coğrafyalarda padişahın şan ve ganimet açlığı için ölsün, kalanları kendilerine gösterilen tarlaları ekip vergilerini versin. Çerkes hareme ve saraya güzel kızlar göndermeyi kesmesin. Ermeni ve Rum zanaatını devam ettirsin.. gerisi hanedan için pek önemli değildir. 
         Bu sebepten bu klasik imparatorluklardan kurtulan milletler genel ve normal olarak bu zamanları kayıp olarak görür. İmparatorluk boyunduruğundan kurtulup özgürlüğe kavuşmak penceresinden bakarlar olaya. Çünkü uzunca süreler kendisini hanedan olarak konumlandırıp bu toplumların egemenliğini gasp eden insanların elinden kurtulmuşlar ve iradelerini ellerine almışlardır. Bir tiranın keyfi için kendilerini ilgilendirmeyen uzak coğrafyalardaki savaşlara sürüklenmekten kurtulmuşlardır. 
          Bizim için de böyle değil midir? Anadolu'yu zenginleştirmek, çoğalmak, ilim ve teknikte ilerleyip tarımımızı yapmak varken Yemen çöllerinde yahut Kuzey Afrika'nın adı bilinmez yerlerinde nesiller kaybettik. Buna rağmen hala şurayı aldık burayı aldık peşindeyiz. Hayır, tüm imparatorluk sevdalılarına söylüyorum. Siz almadınız, Osmanoğlu aldı ve mülküne mülk kattı. Siz muhtemelen ilk hücumda kesilerek öldürüldünüz ve cesedinizi adını bile bilmediğiniz bir coğrafyanın akbabaları yedi. 
         Bir hanedanın kulu olmaktan kurtulan insanların hala Osmanlı diye tutturmaları patolojik bana göre. Gerçi “önceki hayatınızda kimdiniz” muhabbeti gibi. Osmanlı dönemi denince herkes Kanuni olacağım sandığı için, o şatafat hoşa gidiyor olabilir. Lakin o tepe noktası dışında sadrazam olsan fark etmez. Bir despotun iki dudağı arasında kellen. Bu mu özlenilen şey? 
          Özetlersek Osmanoğlu için ya da imparatorluklar için onlara karşı kulluğunu, marabalığını bildiğin sürece sorun yoktur. keyiflerini kaçırırsan da kandaşları olman, Türk yahut Rum olman pek bir şey ifade etmez.
 

Tarih Algımız

              Tarih algımızın bozuk olduğunu düşünmüşümdür her zaman. Yazmıştım bu meseleyle ilgili daha önce ki herkes bu meselenin farkında zaten. Sebebi bakış açısı ve muhakeme yeteneği kazandırmaktan yoksun eğitim sistemi olabilir. 1453'de İstanbul alındı temelinde bir tarih öğrenimi söz konusu okullarımızda. Tarihi çok seven ben bile uyuklardım lise tarih derslerinde örneğin. Çünkü amaçsız, gereksiz, ezber bilgilerle dolu bir içerikten ibaretti. 
               x yılında şurayı aldık, y yılında şu savaşı yaptık, z yılında da şurayı düşürdük diye giden olaylar. Peki ne için yaptık? Nasıl teşkilatlandık? Medeniyete ve modern dünyaya ne katkımız oldu? 
              Çok iddialıyım bu konuda, tarihi şahsiyetlerini ve kurduğu devletleri bizimki kadar az tanıyan bir millet daha yoktur. Dolayısıyla bugünümüzün sağlıksızlığı altında biraz da bu yatar. Mohaç Savaşı'nı iman gücü ve kılıçla kazandığını sanan insanlar, bugün Batı karşısındaki durumumuzun nedenlerini elbette doğru tahlil edemez. 
              Yine siyasi rüzgara göre değişen, kişisel görüşlere çok bağlı anlatımlar yüzünden genellikle bir tarihi şahsiyet ya göklere çıkartılır ya da yerin dibine sokulur bizde. 
              Burada da insanlara anlatım tarzının ve öğretme şeklinin sakatlığını görürüz. Siz insanlara örneğin harf devrimini, Atatürk şu tarihte Arap harflerini kaldırıp Latin harflerini getirdi diye anlatırsanız, onlar da ne gerek vardı buna diyebilirler. Çünkü ortada hiçbir şey yokmuş ve Atatürk durup dururken iş olsun diye bu devrimi yapmış gibi bir mana çıkar ortaya. Atatürk'ün devrimci zekasını ortaya çıkarmak için her şeyi tek başına o düşünmüş gibi göstermek amacı güden bu yaklaşım aslında tam tersine devrimleri temelsizleştirmekten başka işe yaramıyor ne yazık ki. 
                Biz koca Fatih'i de İstanbul'un fethi ile tanıyoruz. Gemileri karadan yürütmese belki bu kadar popüler olmazdı ayrıca (tabiri caizse). Takip ettiği ve birçoğunu yarattığı teknik gelişimler, ilk ateşli silahlara sahip düzenli orduya komuta ediyor oluşu, kültür birikimi, birçok farklı dil bilmesi, İskender'in felsefesini kavramış olması, sanata önem vermesi pek bilinen şeyler değil. Biliyorsunuz Fatih o dönem kendi portresini çizdirmiştir. Dönemine göre oldukça ileri bir şey bu. Hatta sarayın duvarlarına da resimler yaptırmış fakat bunların üzeri daha sonra oğlu tarafından haram denilerek kapattırılmıştır. Hep iddia ederim, Fatih daha uzun yaşasa idi, Osmanlı kültürel açıdan bambaşka bir devlet olurdu ve bugün Avrupa da ondan 3.Roma olarak bahsederdi. Ne yazık ki ondan sonra bu ivme tam tersine döndü, devlet bir Doğu devleti pozisyonuna girdi.
                  Çok tartışılan isimlerden II.Abdülhamid.. Kimilerine göre Kızıl Sultan, baskıcı, canavar, kan dökücü bir insandır. Muhafazakar kesimde ise dindar, din devleti peşinde biri. Bana göre ise büyük bir padişahtır Abdülhamid. Kendisini seven muhafazakarların bile pek sahiplenmediği icraatlarından örnek verirsek, modern eğitim veren okulları yaygınlaştırmaya çalışması ve kız çocuklarının da eğitim almalarını sağlayabilmek adına kız okullarına önem vermesini gösterebiliriz. Bunlar o kadar önemli adımlardır ki. Bunun yanında tahta geçtiğinde zaten dağılma eşiğinde olan Osmanlı Devleti'ni 33 sene ayakta tutması dehasını zaten yeterince gösterir. 
                   Tartışılacak işleri yok mudur? Elbette vardır. Fakat bunları dönemin şartları ve bir imparatorluğun dağılma sancıları ile birlikte düşünmek gerekir. Sultan, en azından halkı mümkün olduğunca barış içerisinde yaşatmaya çalışmış, önemli bir denge politikası gütmüştü. Sırf bunun kıymeti bile azımsanamaz. Azınlıklar üzerindeki politik hamleleri ise yine dağılma süreci çerçevesinde düşünülmeli. Yani şu açıdan bakmak gerek, evet bazı baskıcı tutumlarını yadırgıyorum ve beğenmiyorum mesela, ama o dönem hanedan ve devleti devam ettirmek açısından bakarsak bunlar kendisine göre doğru hamlelerdir. 
                  Bunların dışında II.Mahmud gibi çok çok çok önemli bir padişahı ne kadar tanıyoruz? Büyük bir ıslahatçı olan, bu topraklardaki ilk modern tıp okulunu kuran, aynı şekilde ilk modern harp akademimiz diyebileceğimiz Mekteb-i Harbiye'yi kuran O'dur örneğin. Eğitim alanında, medreseleri tamamen kaldırmaya gücü yetmese de modern ilkokulları kurdurması önemlidir. Keza döneminde ilkokul eğitimi de zorunlu hale gelmişti. Başta kaldığı dönemin imparatorluğun en buhranlı zamanlarını yaşadığı yıllar olduğu düşünülürse, bu yeniliklerin önemi daha iyi anlaşılır bence. Askeri alanda da önemli yenilikler yapmaya çalıştı ve Sekban-ı Cedid'i, yani modern Avrupa askeri sistemine uygun olarak eğitim gören yeni orduyu kurdu. Padişah kılık kıyafet ile ilgili de reformlar yaptı. Örneğin fes ilk kez o tarihlerde devlet memurları ve askerler tarafından giyilmeye başlandı. 
                 Ek olarak Kanuni Sultan Süleyman'ı ele alalım. En sevilen ve en büyük kabul edilen padişah olmasına rağmen ben diğerleri kadar tutmam mesela. Öncelikle zaten gücünün zirvesinde bir imparatorluk devraldı. İdari teşkilat ve mali yapıda daha sonraki dönemlerde imparatorluğu çöküşe götürecek uygulamaları oldu. Piri Reis gibi zaten tek tük ortaya çıkan insanlardan birini boğdurması ayrı bir talihsizliktir. Üstelik bunun Yeni Dünya keşfedilirken, bu  coğrafyalardan Avrupa'ya altın ve gümüş yağarken gerçekleştirilmiş olması daha da büyük talihsizlik. Kanuni adının neden verildiğini de anlamak güç. Avrupa Muhteşem Süleyman der mesela ve bence de uygunu odur. İhtişamı açısından haklı bir lakaptır. İlber Ortaylı çıkardığı kanunların çokluğunu fethedilen toprakların çokluğuna bağlar örneğin. Her fethedilen arazi için yeni kanunname çıkarılmasından dolayı haliyle döneminde fazla kanun yapılmıştır. Bu onu Kanuni diye anılacak bir düzenleyici ve yasa yapıcı yapar mı şüpheli.  
                   Kanuni dönemi ile ilgili söylenen en klişe lafı hatırlayalım “Akdeniz Türk gölü oldu”. Sardinya, Messina, Malta, Sicilya, Kıbrıs ve Korsika'yı geçtim daha Girit'i bile elinde bulunduramayan bir devlet Akdeniz'i nasıl göl yapar ben bunu henüz çözebilmiş değilim. Aynı şekilde Hint Okyanusu'na açılma girişimleri de Portekizliler tarafından bastırıldı ve başarı elde edilemedi. Viyana kuşatıldı fakat alınamadı. Alman seferi düzenlendi, ta Almanya'ya kadar 200 bine yakın asker götürüldü ve hiçbir tatmin edici şey elde edilemeden geri dönüldü. Tabi siz Kanuni'nin Şarlken'e yazdığı mektupla övünüyor olabilirsiniz ama sırf mektup için 200 bin kişi oraya götürüldüyse yazık. Zira devletin hazinesine yıkıcı etkisi olan bu seferin maliyetinin çıkarılabilmesi pek kolay olmamıştı. Bu durum iktisadi sistemde günü kurtarma önlemlerine başvurulması sonucu, ilerde iktisadi ve idari yapının bozulması şeklinde sonuç verdi. Örneğin IV.Murad devrinde %40-50'leri bulan devalüasyonlar yaşanması ve devlet zenginliğinin yarı yarıya azalması hep bunların sonucudur. Kısaca Alman seferinin uzun vadede kazananı Mohaç Meydan Savaşı dersine iyi çalışan ve Osmanlı ile kaybedeceği kesin olan bir meydan muharebesine girmekten kaçınan Şarlken'dir. 
                   Kendisine evlad-ı Osmanlı diyen bir takım tiplerin ona buna Bizans tohumu deyip durmasına aslında değinmek bile istemiyorum. Fakat Osmanlı medeniyeti her şeyiyle Bizans'ın mirasçısıdır. Kuruluş döneminde Köse Mihal'den tutun, Orhan Bey'in eşine kadar.. Devlet teşkilatı, ordu teşkilatı hatta harem bile klasik Türk adetlerinden farklı ve Bizans medeniyetinin izlerini taşıyan şeylerdir. Ardılı olduğun medeniyete bu kadar sığ bakmak çok cahilane bir şey doğrusu.  
                    Sonuç olarak şu tarihte şurayı aldık, bu tarihte buraya yürüdük tarihinin bizi getirdiği nokta en çok fetheden en büyüktür yargısı ne yazık ki. Üstelik her alanda mevcudu oldukça fazla olan hurafecilerin şöyle kazandık böyle kazandık diye hurafelerle doldurarak insanlara anlattıkları zaferler nedeniyle bu kazanımları da düzgün muhakeme edemiyoruz. 
                  Tarih konusundaki bu eksikliğimiz bizi günümüz medeni dünyasında da zor durumda bırakıyor. Tüm Batı'nın acıyarak baktığı Anadolu ve geniş çapta Doğu insanı kendi hayal aleminde Batı'ya yukarıdan bakıyor. Parlak devirlerindeki bilim ve tekniği elde tutan pozisyonunu kaybeden Doğu, Batı karşısında kesin bir yenilgiye uğradığını kabul edip, şapkasını önüne koyarak hatalarını bulmak yerine hala Fransa'ya tuvaleti biz götürdük kafasında ısrar ederse sonu pek iyi değil. Medeni dünya bu Orta Doğu çıbanıyla çok fazla yaşamaz. Özellikle Orta Doğucuların meşguliyeti de Batı üretimi silahlarla Batı ile savaşmaktan öteye gidemez. 

Tarih Yorumu ve Amaç Şekil Ayrımı

                Malum çağımız tarih yazımının temeli “demokrasi getirme” üzerine. Dini yayma erken dönem devletler için iyi bir meşruiyet kaynağı idi. Daha sonra sömürgeci ve materyalist devler kısaca “Daha aşağı toplumların kalkınmasını sağlamak ve onları geliştirmek” olarak açıkladı bu toplumlardan pazar yaratma çabalarını. Günümüzde bunun yerini demokrasi aldı. 
                Yani bazı kavramlar biraz uluslararası meşruiyet ile ilgilidir. İşte tarih, özellikle devletin yazımına müdahil olduğu genel tabiri ile resmi tarih, tam da bunu karşılıyor. Bu meşrulaştırma çabalarıyla çok fazla iç içe giriyor. 
               Bu sebepten ötürü bizde tarih anlayışının hep eksik olduğunu düşünmüşümdür. Basite indirgemek gerekirse 1453'te Constantinople ele geçirildi bilgisine sahip olmak gerçekten tarih bilmek midir? Aynı şekilde Yavuz Mısır'a lise tarih kitaplarında yazdığı gibi halifeliği almaya mı gitmiştir? O seferin tarihini bilmek insana ne kazandırır? Bunların yerine Yavuz'un derdinin aslında ticaret yolları açısından kilit öneme sahip İskenderiye limanı olduğunu söylemek bu seferin değerini mi azaltacaktır? Aslında azaltmaz, tam tersine günümüz toplumuna gerçek bakış açısını kazandırır. Belki insanlar o zaman tekrar fes takıp sakal bırakmaya özenmek yerine, yürütülen akıllı stratejilerden feyiz alıp yenilerini üretme yoluna gider.
                 Yani görülüyor ki ya gereksiz bir tarihi ezberliyoruz, ya da hep bizim en haklı, en ulvi amaçlara sahip olduğumuz bir Türk filmi izliyoruz tarih eğitimi açısından.  
                Toplum olarak tarihte gerçekleştirdiğimiz, yaşadığımız her olaya geçerli bir kılıf bulma, her koşulda bunu haklı ya da doğru olan olarak göstermek zorunda hissetme dürtümüzden kurtulmalıyız. Tarihi olayların sebeplerini doğru anlamak, iyi tahlil etmek ve bunu insanlar ne düşünür korkusu olmadan ders kitaplarına aktarmak topluma yapılacak en büyük iyiliktir.